Bu Blogda Ara

30 Ocak 2009 Cuma

üç turuncu


Birkaç yazı altta Arjen Robben’den bahsetmiştim. Şimdi bunu bize bağlayalım. Adanaspor’un Robben’i vaktiyle kimdi? İzlemiş olanlar çok iyi hatırlar ve onaylar ki o Ümit’ti.

Samsunspor’dan 1984 civarında transfer edilmişti. Onunla birlikte bir futbolcu daha alınmıştı ama diğeri Ümit’in yanında sönük kalmıştı. Sağ kanadın adeta sihirbazıydı. Topu aldığı zaman bilirdik ki bir şeyler olacak. Özel bir seyirci topluluğu olan Ümit mutlaka bir şeyler yapardı. Onun 4–4 berabere biten bir Tarsus maçındaki golü aslında golden önceki tüm hareketleri hala belleklerdedir. Hakikatte biz Robben’i izlerken az da olsa bir nostaljiye dalıp o müthiş Adanaspor’un müthiş Ümit’ini de izler gibi oluyoruz.

Bir Tekirdağ maçında Adanaspor’un 8. golünden sonra kanadındaki savunma oyuncusunun “Abi yeter artık gelme!” demek zorunda kaldığı rivayet edilir. Sonraki sezonların birinde Ümit dönemin en yüksek transfer ücretini alarak Antalyaspor’a transfer oldu. Oradan da Fenerbahçe’ye gitti. Biz onu hep Adanasporlu Ümit olarak izledik ve bundan hep mutlu olduk hep keyif aldık.

___________________________

Bugüne gelecek olursak kendi standartlarımızda, şimdiki Adanaspor kadrosu içinde Robbenvari iki oyuncudan bahsetmek mümkün. Bunlardan biri Hakan’dır diğeri ise Habip. Bu iki oyuncumuz oyunun yükünü fazlasıyla omuzlamak zorunda kalmadıkları sürece bulundukları kanatlarda yüksek tahrip gücüne sahiptir. Yeter ki dayanışmanın, yardımlaşmanın üst düzeyde olduğu bir futbol ortamı olsun. Yeter ki özellikle orta sahada biraz daha güçlü bir Adanaspor olsun. Siz o zaman Hakan ve Habip’in neler yapabileceğine tanık olacaksınız. Bu iki futbolcunun oyunun kaderini her an değiştirebilecek niteliklerde olduğunu göreceksiniz. Dilerim zaman beni mahcup etmez!

Not: Ne yazık ki biz bu satırları yazarken, Habip Profesyonel Futbol Disiplin Kurulundan G.Antep maçından dolayı, üstelik ona en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda 2 maç ceza alıyor. Ah Habip ah…

son maçtan

Ne Kazandık?

Gaziantep Belediye maçında üç puanın yanında birçok şey kazandığımızı belirtmiştim önceki yazımda. Bu kazanımlar hem taraftar hem futbolcu hanesine kayıtlıdır. Mücadele isteği, kazanma inancı ve inadı, Adanasporluluk… Taraftar da –doğal olarak- iyi oynayan bu takımın tanındaydı.

* O deplasmanda bir keder birliği vardı; futbolcularımız o soğukta sahayla, rakiple boğuşurken taraftar tribünde, daracık yerde ve sert soğukta takımını destekliyordu. Maç devam ederken tribünün memnuniyeti şu tezahüratta beliriyordu. “Hep böyle oynayın, canımızı isteyin!” Son derece doğal bir beklentidir bu. Dünyanın her yerinde taraftar bunu ister, iyi oyun. Kazanmasa da mücadele, bunun izleri… (Ama ne olursa olsun tepkiyi küfre bulaştırmadan ister bunu veya böyle istemeli.)
________________________________

* Evet, aslında anlaşma kuralları net: Siz savaşın, biz destekleriz. Yenip yenmemeniz mevzu değil, yeter ki o 90 dakika sınırlarında bize bir umut verin. Biz o umutla ligi zaten bitiririz.
* Futbolcu da der ki; bize destek olun, sabırla destek olun. Sonuçta biz de hislerimizle var oluruz. Bu sevgi ve desteği hissettirin biz o 90 dakikayı, ne olursa olsun, savaşarak tamamlarız. Ligi de…
____________________________

Ve o gün direnenler kazandı.

"Genç yazarlarımız yetişiyor. Mehmet Uysal'dan işte enfes bir yazı. Kıvanç duyarak sunuyoruz:"

Ve Güneş Tekrar Doğar!


Sene 2006… Buhranlı koca bir yılın ardı. Uzun bir savaşı zaferle sonlandırmış bir millet gibi, birazcık sevinçli birazcık hüzünlü birazcık umutlu. Acılarla geçen koskoca bir yılın içimizde barındırdığı kederle her şeye yeni bir başlangıç yapılmış. Gözyaşlarının, isyanın, umutsuzluğun, çaresizliğin, sahipsizliğin, imkânsızlığın içinden çıkagelen, uzun bir karanlık gecenin ardından güneşi görmüş olmanın verdiği masum ve acıklı bir gülümseyişti belki. Hem hangi mutluluk Adanaspor’suz bir koca ömür gibi geçen, nereye baksak neyi görsek neyi hatırlasak bize Adanaspor’u çağrıştıran, hayatta her şeyin anlamını yitirdiği, sadece gözyaşlarının değer kazandığı o bir yılı nasıl unutturabilirdi ki?

________________________________

* Unutamayacaktık belki, hep orda kalacaktı o acı ama ne mutlu ki tanyerinin ağardığını görmek bize nasip olmuştu.
* Olmaz denen olmuş, imkânsız kelimesi rafa kalkmıştı.
* Yarım kalan hikâyemiz buruk bir sevinç ve bir tutam umutla devam edecekti yola.
* Gözyaşları silinecek, acılarla geçen her güne inat gönüllerde artık umutsuzluk değil hayaller olacaktı.

________________________________________

Aşağı yukarı bu duygularla girilen garip bir sezondu 2006–2007 sezonu. On beş günde kurulmuş toplama bir kadro ve şampiyonluk parolasıyla lige giriyoruz da ne kadro kalitesi ne de şampiyonluk önemli, Adanaspor’u yaşamak yeter bizim için. 4.Hafta Osmaniyespor’la oynuyoruz deplasmanda. İlk üç hafta 7 puan toplamışız, ligin başı daha. Bir Perşembe günü düşüyoruz yollara, komşu Osmaniye’ye. Tribünde alıyoruz yerimizi. Birkaç ay önce hayalini bile kuramadığımız o günleri yaşıyorduk o anda. Ordaydık işte, Adanaspor’un yanında. Tepemizde de yazın yakıcı güneşi. Olsun. Eksik olmasın üstümüzden güneş, karanlığı yaşayan bilir çünkü. Tek bir umut ışığının bile görünmediği o günlerden sonra güneşe kızamazdık ki zaten.

Tek tek çağırıldı futbolcular tribüne. Bir yıldır içimizde tuttuğumuz her şeyi haykırıyorduk sanki o gün, tüm evrene. Gecenin en karanlığında, şehrin boş ve ıslak sokaklarında söylediğimiz o hüzünlü şarkılar, artık yerini sevdaya dair coşkulu haykırışlara bırakıyordu. Evet, bakın Ali Asım’da geliyor tribüne, kolları açmış, eskisi gibi aynı. Sıkıyor yumruğunu, eğiyor kamburunu, yumruğunu da boşluğa değil kaderin kahpeliğine savuruyor. Sonra götürüyor elini kalbine, iki kere vurarak sıkılı yumruğunu kalbine, o meşhur hareketini yapıyor. İşte o anda duruyor hayat…

* Ardından maç başlıyor ve yine Ali Asım, belki de hayatımızda görmüş olduğumuz en güzel gollerden birini ekliyor hafızalara. Top çataldan doksana girerken, aynı zamanda hayallerimizi de on ikiden vuruyor. Henüz maçın başları bakıyoruz saate beşinci dakika. Ardından bu sefer maçın sondan beşinci dakikasında sahneye çıkıyor Ali Asım ve havada adeta asılı kalıp, “hala buradayız, Adanaspor asla ölmez!” der gibi kadere kafayı vurup, acılarla sevinmeyi unutan bahtsız taraftarına çılgınca hatırlatıyordu o duyguyu.

Maç sonu ise aslında o maçtan alınan galibiyetin değil, bir izzet-i nefis meselesinden galip çıkmış olmanın verdiği sevinç ve gururla haykırdık sonsuz boşluğa “turuncu…” diye. Ve üstlerine giydikleri forma gibi, tertemiz sevgimizin sembolü olarak cevapladı futbolcularımız, “beyaz!”.

Ve o gün direnenler kazandı.

Bir Başka Turuncu/ Arjen Robben

Arjen Robben

“Arjen Robben (Doğumu 23 Ocak 1984 Groningen doğumlu) 1.80cm boyunda Hollandalı futbolcu. Şu anda Real Madrid C.F'de oynamaktadır. Forvet oyuncusu ve kanat oyuncusu olarak görev yapmaktadır. Sürat makinesidir. Sol ayağını mükemmel kullanan bu oyuncu Chelsea'ye geldikten hemen sonra ayağı kırıldığı için bir süre futboldan uzak kalmıştır. Yaklaşık değeri 30.000.000€ dur. Hollanda'da iki kez yılın oyuncusu seçilen Robben, Hollanda Milli Futbol Takımı’nın en önemli oyuncuları içinde yer almaktadır. Real Madrid e 36 milyon Euro ile transfer olarak senenin en pahalı 2. futbolcusu olmuştur.”

______________________________________

Bunlar Arjen Robben’e dair ansiklopedik bilgiler ve her yerde bulunabilir. Fakat yazılanların hiçbiri ve bu yazının kendisi onu futbol perspektifinden anlatmaya yetmez.

* Onun karizması David Beckham’ın artistik bir pazarlama ürünü olmasından farklı bir durum arz ediyor. Evet, hazret kadar “vitrinsel” değil, her bir yoldan da gündeme gelmiyor. Belki saçsız kalmaya başlaması onu futbolunun bir adım gerisine itiyor. Robben enteresan bilekleriyle ve çalımlarıyla “rakip savunmacıların bir talihsizliği” ise bahsettiğimiz fiziki durumu (burada bir “galiba’ demek boynumuzun borcudur) direkt Robben’in talihsizliği olarak kendine dönüyor (bunu, onu televizyondan izleyen bir “his” olarak yazıyorum, yanılma ihtimalim son derece yüksektir). Bu da ondan çalımı fena halde yiyip ters yüz olan rakiplerin bir tesellisi oluyor: Evet, bizi fena benzetti, lakin bu anda yolacak saçlarımız var bizim, hiç olmazsa: ))

Bilmiyoruz oralarda böyle bir avuntunun olup olmadığını. Ama bildiğimiz bir şey varsa o da Robben’in izlenmeye fazlasıyla değer bir oyuncu olduğudur. Oyunculuğu da doğrudan futbola dairdir. En azından izlediğimiz maçlarında, onun futbolundan başka bir şeyle ilgilenmediğine tanık olduk. Bir başka talihsizliği ve işte asıl talihsizliği de sıkça sakatlanmasından kaynaklanan “cam adam”lığıdır. Ama işte hiçbir tehdit onu futbolunda, geride bir yere sabitleyememektedir. Ve Robben topu her aldığında, futbol ilahlarını çıldırtırcasına, 90 dakikanın kaderini değiştirebilecek bir karşı-ilah olduğunu göstermektedir. Ateşi tanrılardan çalan Prometheus gibi. Ve işte bunun cezası da belki de bir futbol ölümsüzü olmasını engelleyebilecek “cam adam”lığıdır…

26 Ocak 2009 Pazartesi

deplasman galibiyeti


Adanaspor Gaziantep deplasmanından 3 puanla döndü.
Müthiş bir mücadelenin sonucunu galibiyet olarak gördü Adanaspor. Maç boyunca üstündük. Hem sahada hem de tribünde net bir Adanaspor ağırlığı vardı. Bana göre yılın en güzel maçıydı.
Attığımızdan fazlasını kaçırdık, denir ya kelimenin tam anlamıyla durum böyleydi. Futbolun tüm terimleri bu maç için kullanılabilir Adanaspor için, olumlu anlamda.
Defanstaki kademe anlayışı, bloklar arasında boşluk olmaması, yardımlaşma, alan daraltma-boşaltma, kanatları kullanma vb kategorilerinde takımımız tam not almıştır.
On bire çıkan da, yedekten giren de, oyuna hiç girmeyen de, hatta kadroda olmayan da bu maçta galibiyette pay sahibiydi.
(maçla ilgili diğer izlenimlerimizi hafta içi paylaşacağız.)
____________________________

Bu maçta sadece 3 puan almadık, bir ara kaybettiğimiz ki bizi iki yıl üst üste şampiyon yapan Adanasporluluk ruhunu da kazandık. Takım tribün yine bütünleşti. Takım tribün turuncu-beyaz çekti ve geleceğe dair yeni arayışlara yöneldi. O güzel sahneler, maç 2–2 bitseydi de yaşanacaktı. Başta dediğimiz gibi, bugün ADANASPOR müthiş savaştı.