Bu Blogda Ara

23 Kasım 2008 Pazar

karanlık

Cansız, isteksiz, temposuz, pozisyonsuz bir oyunla Rize’ye de yenildik: 0–2.
• Çok şey beklemiyorduk oysa ileriki haftalar için biraz umut, diyorduk. O umut da ileriki haftalara kaldı. Bu sezon böyle, kabullendik.
• Eldeki en uygun kadroyla çıktık sahaya. Geride Fuat, Ümit, Ersan, Kerem; önlerinde Hakan, Fevzi, Yunus sonra Kbong, Mbilla en ileride de Emre.
• Eldeki kadronun un uygunu buysa halimiz hepten harap, diyebilirsiniz. Bu yoruma da katılırız.
• Maç boyunca doğru düzgün bir gol pozisyonumuz, hatta gol atağımız bile yoktu. 35. dakikadaki penaltı pozisyonuna kadar rakibin de öyle aman aman bir pozisyonu yoktu. Yine savunma hatası, içeri kaçan bir adam ve Ümit’in hamlesi sonucu penaltı.
• İlk yarı böyle bitti.
• İlk yarı biterken sağ kanattan bir iki top taşıdık, ama o kadar, taşıdığımızla kaldı.
• İkinci yarıya Ümit ve Fuat çıktı yerlerine Emre Hızarcı ve Cem Karahan girdi.
• Biraz hareketli başladık bu yarıya. Ama ofsayt kokan bir pozisyonda yediğimiz ikinci golle tüm umutlarımız da bitti.
• Bu dakikalardan sonra tribünün, hakemlere bizce haklı bir tepkisi vardı. Yediğimiz golde bayrağı kaldıramayan hakem, benzer pozisyonların hepsinde ve hata daha az tartışmalı pozisyonlarda bile kaldırdı ofsayt bayrağını. Şöyle yorumlandı bu çelişki; ben görevimi yaptım, tamam.
• Artık 2–0 iken Emre ve Fevzi’yle iki pozisyon yakaladık ki bunlar maç boyunca en net ataklarımızdı, olmadı.
Tribünde açılan “sahipsiz Adana” temalı pankartlar da bu maçın ilgi çekici diğer yanıydı. Bu haftayı da “rahat” bir yenilgiyle kapatırken sonu karanlık bir yola resmen girmiş olduk.
Not: Maç fotoğrafları, foto-yorum’da.

21 Kasım 2008 Cuma

Rize’yi Nasıl Yeneriz?

• Forma aşkıyla yeneriz.
• Adanasporluluğumuzla yeneriz.
• Takım, tribün bir olur yeneriz.
• Her futbolcu bu işi bir onur meselesi bilir, öyle yeneriz.
• Mücadele ederek neler yaptığımızı hatırlarsak yeneriz.
• Uyuyan dev uyanırsa yeneriz.
• Ama o kadar eksikle nasıl yeneriz!
• Futbol sadece sahadaki nicelikle değil nitelikle de oynanıyor.
• Yani sadece 11’e 11 değil ki maç bu anlamda.
• Bir de “kalite” denen mefhum var ortada.
• Hani “silkinmeler” olmuyor değil futbolda…
• Ama bu durumumuz da yalnızca bir “silkinme” ile düzelir mi ki!
• Yeni hoca yeni umut, deyip bu konuya hiç girmiyoruz ve girmeyeceğiz. Yeter konuştuk bu antrenör işini.
• Peki, gerçekten yenebilir miyiz Rize’yi?
• (Vah, biz bu satırları da mı yazacaktık?)
• Keşke yenebilsek Rize’yi, birçok sıkıntı aşılırdı devreye kadar.
• Yenelim be şu Rize’yi.
• Ne iyi olur.
• Biz yine maça, yenmek umuduyla gideceğiz Rize’yi.

Yine olmadı diyelim, ne gam! Ne demişti bir şiirinde Cahit Sıtkı Tarancı:

“Korkum yok bana verdiğin elemden,
Her mihnet kabulüm,
Yeter ki gün eksilmesin penceremden.”


Yeter ki Adanaspor’umuz herhangi bir eksikliği olmasın hayatımızda.

hatırlarken


Öteki Yüzü Olmayan Madalyon

O hafta belki futbol tarihimizin en uzun haftası olmuştu. Bu, bir tedirginliğin tezahürü olan uzunluktu ve tabi ki izafi bir haldi. Gitti giderdi şampiyonluk, sıkıntı buydu. Pazar olacak ve şampiyonluk için en küçük bir umut bile heba edilmeyecekti. Öyleydi de, biz o umut kırıntısını nereden ve nasıl bulacaktık? Sonuçta bir umut aramak için de o haftanın geçmesi ve Pazarın gelmesi gerekiyordu. Ama zaman geçmiyordu, bir yerde alıkonmuştu. Durmuştu, hatta yok olmuştu.
Dünyanın en uzun gecesi bir günü diğerine bağlayamıyordu. Bir derin uyku halindeydi evren veya bize öyle geliyordu.

Bunca eziyet yetmezmiş gibi Azmi, telefonda arıyor 16.45’ten 24 saat önce “yarın bu saatlerde...” diyordu, kahkahası telefonda değil tüm kentte yankılanıyordu. Evet, yarın bu saatler… O kahkaha büyüyor, evriliyor, kara deliğin kendisi oluyor ve her şey orada kayboluyordu…
Umut bize ne kadar uzaktı; yine bir şampiyonluk, konfetiler, son tezahürat… Uzaktı, ovanın sarı sıcak ıssızlığında kayboluyordu her şey. Ah umut…
“Kaf dağını aşacaksın, üç haftada aşacaksın, kim bilir hangi noktadan kıracaksın buzu, nasıl bulacaksın nerede olduğu hatta varlığı bile meçhul o kılavuzu.

Üstelik o an bizim hedefe ulaşmamız da yetmiyordu mutlu sona. Felek, bir başka yerden de gülmeliydi bize.
Sonra her şey birden akmaya başladı. Bin yıldır indirmeyen yağmur şimdi yeşertmişti çölü. Portakal çiçeği kokusu sarmıştı şehri. Rüyalarımızdaki peri kızı görünmüştü. Belki bir “sihirle” aydınlanmıştı kâinat.


Borges, hala görebiliyor olsaydı ve maçı(ın o anını) izleseydi şöyle hikâye ederdi:

“Tüm Pagan Tanrıları oradaydı. Odin de gelmişti. Ana kıta Anadolu’nun ve Kilikya’nın en ihtişamlı töreniydi. Birazdan biri gülecek diğeri ağlayacaktı, ben böyle bir an’a şahit olmak istemezdim ya…
Bu öbür yüzü olmayan bir madalyondu. Ve olmayan yüzü göğe doğru düşünce hiç görünmeyecek, asla bulunamayacaktı. –Ki onu Kutsal Kâse Şövalyelerinden eski Babil krallarına kadar her bir maceraperest, hiç bulamayacağını bile bile, ölümüne aramıştı. Çünkü aramak amaç olmuştu…-

Ah, Alef’i yazmamış olsaydım şimdi daha derinlikli anlatırdım onu.
Aynı sayfasını bir daha hiçbir zaman bulamadığım o “Kum Kitabı” o anda somutlaşmıştı. Tekrarı olmayan anlar, tüm hayatımızın kaderini çizer ve biz onları bir daha bulamayız. Böyle bir şeydi.

Her şey o Pagan şöleninde yaşanırken kendi zamanında, ‘Kaptan’ topa vurduğunda sanki Kral Arthur, Exsalibur ile göğü yardı ve evrende başka bir boyut açıldı. Orada Alef turuncu bir ışıktı. Ben aslında o an kör olmuştum. Mutluydum bile, çünkü yerle güneş arasında ben göreceğimi zaten görmüştüm. O meşin gülle kalenin surlarını yıktığında, bu hikâyeyi ben çoktan yazmıştım.”
Derken biz, en zor geçitleri aşmış, turuncu bir günbatımında atımızı yen bir maceraya doğru sürmeye başlamıştık.


Not: Bakınız; J. L. Borges’in ” Kum Kitabı, Alef, Kurs” adlı hikâyeleri. İletişim Yayınlarından…

feyzullah küçük

Top ondayken tribün bilirdi ki bir şeyler olacak. Gol olacak veya net bir gol pozisyonu yaşanacak; taraftar sonu bilinen, belki tahmin edilen bir coşkuyla ayakta olacak. O zamanlar “takım aşkına taraftar ayağa” sloganına zaten gerek yok, çünkü Feyzullah buna tek başına bile yapabilecektir. Bilirdik.

Onun kendine özgü ve binlerle ifade edilebilecek bir taraftar kitlesi vardı. Feyzullah’ı seyretmek, futbol denen o eğlenceli etkinliğin haz alma hissini tatmin etmeye yeterdi. Bizim Maradona’mızdı desem abartmış olmam. Hatırlayanlara sormak bile yeter.

Nejat’la organize ettikleri frikikler unutulmaz. Malum noktada bir serbest vuruş düdüğüne biz penaltı muamelesi yapar öyle sevinirdik. Nejat topu hafifçe havalandırırdı, Feyzullah vururdu ve gol olurdu. Bu kadar basitti eylem.

Yine dar zamanlarımızdı, tribünün tepkisi olur olmaz yerlere isabet eden deli maytaplar gibiydi. Birinde Feyzullah’a geldi bu tepki. Ki o söz konusu maçta da en çok savaşandı. Feyzullah, kendisine yöneltilen “tepkileri” duyduğu yerden bir bakış fırlatmıştı maratona, adeta o anda buz kesmişti tribün veya bir ‘Tarantino’ filminde her şey ağır çekim seyrediyordu o zaman… Sanki bin yıl süren bir sessizlik olmuştu. Evet, bir tepki olurdu belki futbolcuya, hak edeni de vardır; ama işte o saat itibariyle uzayın boşluğunda savrulmuş o acı sözlerin muhatabı asla Feyzullah olmayacaktı. O bakıştan bu böyle bilinecekti.

Derken, ilerleyen dakikalarda o sitemkâr bakışı bıraktığı noktadan (kuzey kale arkasına, orta saha ile ceza sahası arasında bir yerden) öyle bir şut çekti ki Feyzullah, o topu ne kaleci gördü, ne ben gördüm ne de tribün gördü. Bize kalan gole sevinmekti artık. Ama Feyzullah yalnızca bir “futbolcu onuruyla” o golden sonra takımının galibiyetinin peşine düşmüştü yine, tribünden basit bir intikamın değil.

Adanaspor’un mazisine dönüp baktığınızda orada, hem de güzel bir yerde Feyzullah’ı göreceksiniz.

...“YENİLMEMİŞ” bir adam!!!