Bu Blogda Ara

1 Aralık 2008 Pazartesi

nihayet

Sonunda Oldu

Bu başlığı atmayı, bu yazıyı yazmayı çok bekledik. Düşünün bir, 6 haftada 1 puan… O fena seri adeta maneviyatımızı bozmuştu. Neler oldu o zaman zarfında:

* Arada yine hoca değişti,
* Mevsim sonbahardan kışa döndü, portakallar en olgun mahsullerini verir oldu,
* Ekonomik kriz sonunda başbakanı da vurdu,
* Okullar 1. dönem veli toplantılarını yaptı;
* Fatih, askerlik hazırlıklarını tamamladı,
* Ali Cem adlı yıldız, kaydı ve dünya evine girdi,
* “Issız Adam” romantiklerce pek beğenildi,
* FB iki derbiyi de aldı,
* Beyaz-zenci Obama ABD’ye başkan oldu.

Daha bir sürü şey oldu. Adanaspor’umuz da 5 yenilgi aldı. Olacak gibi değildi, ama oldu o kötü sonuçlar. “En kötü ne olur” diye bir tahmin yürütseydik o 6 hafta için, “1 tek puan” en kötümserimizin bile aklına gelmezdi herhalde. Ama işte bizi hayata bağlayan, önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi, bizi komadan çıkaran galibiyet sonunda geldi, üstelik bir deplasmandan geldi.

Şimdi yine şampiyonluk şarkıları mı çalınacak? Hayır, son üç hafta daha sıkı geçecek! 1 deplasman, 2 iç saha… Bunlardan en çok puanı alabilmek için daha çok mücadele edilecek. Ama önümüzdeki maçın rakibi Karabük, “ne olursa olsun” Adana’dan puansız gönderilecek. Bunun için hem takım, hem tribün gereken hazırlığı mutlaka yapacaktır.

umut yolu

malatyAdana

Tribündeki dostluğu ötelere, takım düzeyinde bir “adı konmamış yakınlık” daha eskilere, internet âlemindeki dostluğu da tanık olduğumuz zamana dayanmaktadır. Bunun böyle olmasının somut nedenleri vardır, hatırlarım. Ancak bir başka yazının konusu olabilir bu. Hal böyleyken aşağı yukarı, maçın ortak tribünden izleneceğinin de söylendiği bu koşullarda Malatya-Adana maçı nasıl geçer acep? Maddeleyelim bakalım:

· “Göreceli bu yakınlık” maçın daha yumuşak bir tempoda geçmesini sağlayacaktır.

· Takımlar, “kaybetsek de puanlar yabana gitmemiş olacaktır” hissiyatında olacaktır.

· Yani belki öyle olacaktır.

· Sahaya çıkınca doğal bir biçimde oluşacak olan puan alma isteği kendine özgü yeni koşullar mutlaka yaratacaktır, ama.

· Zaten sahadaki dostluk sadece centilmence mücadelede olur, “ötesine” aklımız ermez.

· Lakin tribünde dostane bir hava mutlaka olur, bu da bizimkilerin daha rahat oynamasını sağlayabilir.

· Belki öyle olur. Yani bizimkiler belki daha az stresli çıkarlar maça. Umarım…

· Bir başka yandan bakınca, bu aralar Malatya “deplasman takımı” niteliğinde. Evinde biraz arıza veriyor. Bu hali de bizim için bir avantaj olabilir.

· “Olabilir” diyorum, çünkü Adanaspor için şimdilerde net bir şey söylemek pek mümkün değil.

· Takımın, hal ne olursa olsun, bir çıkış yapacağı muhakkak, “gün bu gündür” deyip oradan puan-puanlar almak olası.

· Zaman ve zemin son derece müsait.

· Metin Yıldız’ın açıklamaları, yaklaşımı bir umut ışığı pırlattı. Bu da bir şeyler olabilir hissini güçlendirdi.

· Malatya’dan puan almayı “birçok olumlu”nun peş peşe sıralanması ihtimaline bağladığımın farkındayım.

· Olsun, oradan eve umutla dönme “isteği” bile yeter bize.

· Son dört hafta maçları bize ayrıca bir umut ve olumlu beklenti aşılamıştır. Bu akıştan gelebilecek puanlar (hesabımıza göre en az 6 puandır, 9’a kadar çıkması bunun pek ala mümkündür) bizi komadan ziyadesiyle çıkaracaktır.

· Tüm iyimserliğimle kaleme aldığım bu senaryonun hayata geçmesi için Malatya deplasmanı çok uygundur! deyip yarını bekliyorum, tüm Adanasporlular gibi…

Kaplanpenche, artık, yırtsın bence…

tribün terimleri/5

Sabaha Kadar Oynasak …

Aslında bu bir sıkılmanın işaretidir. “Bu maçtan hayır yok. Gidip şurada iki tek atalım. Daha çok keyif alırız. Hem böyle eziyet de çekmeyiz.” anlamındadır.

Takım belki koşuyordur, ama sadece koşuyordur. Boş boş koşuyordur. “Bak ben koşuyorum ve doğal olarak birazdan yorulacağım, sonra bana sitem etme.” der gibi koşuyordur.

Mevkisini bilmeden koşuyordur. Bir kısır döngüde koşuyordur. Topu almak için değil, toptan kaçmak için koşuyordur. Topu koşturamadığı için koşuyordur. Gol atacak bir organizasyonu olmadığından koşuyordur (hay bin kunduz, haftalar önce not aldığımız şu satırlar bizim şimdiki durumumuza ne kadar da benziyor!).

Ama işte biz ille de gol isteriz, onun heyecanını isteriz, girişimizi isteriz. Bunun işaretlerini göremeyince de teşhisimizi koyarız:
“Abi, sabaha kadar oynasak da gol atamayız!”
Bunu yanımızdakine söyleriz daha çok. Acıyla haykırmayız tribünden sahaya. Çünkü bu kendimizin bir saptamasıdır, derin futbol bilgimiz, gözlemlerimiz ve tecrübelerimizle sabitlenmiştir ki kitlenin de keyfini kaçırmaya gerek yoktur. En çok yanı başımızdakiyle paylaşırız derdimizi. Bu yüzden “abi, kardeş, baba” gibi artık bilinmesi gereken bir gerçeğin ifade edilmesinin vaktinin geldiğini sezdiren samimi bir kelimeyle başlar.

Ve bir mucize olmazsa maç hakikaten öyle biter.

yenilip kaybetmemek

Kaybetmeye Övgü

İşin doğrusu iki sene üst üste şampiyon olunca kendi kendime “ne oluyoruz yahu” diye sorduydum. Tamam, güzeldir şampiyonluk, hoştur. Zafer sarhoşluğu ayrı bir lezzettedir. Adamın yolda yürüyüşü bile değişir. Bindiğin külüstür Ferrari olmuştur, boş cüzdan doluvermiştir. Kredi kartları mı patladı; vur patlasın, çal oynasın o zaman: Şampiyonuz anasını satayım!

* Lakin tüm bunlar bizim tabiatımıza aykırı şeyler.
* Bizim futbol maceramız acısız olmuyor, kebabımız gibi.
* İnanın iki senedir içtiğim rakının zerre tadı yok.
* Zaten oldum olası rakıyı keyiften içenleri, neşeyle içenleri anlamamışımdır. Onun mezesi biraz süzme, kavun, peynir vs. ise asıl yoldaşı kederdir bre.


Şimdi şimdi lezzetlendi rakı. Daha ilk kadehte kuruluyor masaya hüzün. Muhabbete ilham oluyor.

* Kadroyu yeniden kuruyoruz.
* Şu olmaz bu olur diyoruz.
* Bak bu maçı alacağız diyoruz, sonra ikinci kadehte hiçbir maçı alamayacağımız hissine kapılıyoruz.
* Bir de bakıyoruz ki üçüncü kadeh dolmuş bile.
* Bu arada hakemlere veryansın ediyoruz, işin en güzel yanı da burası. Onların hatası olmasaydı diyoruz şu kadar puan vardı.
* Veya şu da olsaydı takımda, bu da oynasaydı ulan namaglûptuk bile, diyerek coşuyoruz dördüncü kadehte.
* Derken bir mahzunluk teslim alıyor masayı hepten.

Susuyoruz. Memleket nasıl olsa kurtulur, ama ne olacak Adanaspor’un hali diyerek rakıya hakkını veriyoruz.

Evet, hüzün lazım!

Hüzün ki bize en çok yakışandır o!

hakem denen şey

F.A.

“Sana ‘Hakem Olamazsın Demedim’ Demiştim

Manisa Adana maçının ardından o karşılaşmanın hakemi F.A. için bir şeyler yazmış ve “Zagor’un Sözünde” bağlamıştık lafı; “gözümüz üzerinde olacak” diye.

* Ertesi hafta Beşiktaş maçını yönetmişti, sonra Trabzon maçında düdük çaldı. Ama bizim hafızamızda ekranın yanında bir yerde hep Manisa-Adana maçı oynanıyordu hala.
* Karşılaştırdık ister istemez ayrı maçların benzer pozisyonlarının farklı kararlarını, acı acı gülümsedik haliyle aradaki çelişkilere.
* Federasyon da hiçbir şey olmamış gibi, piyasada hiç hakem yokmuş gibi peş peşe BJK, Trabzon, Fenerbahçe maçlarına veriyor onu, vahim bir Arda vakasından sonra bile.
* Gerçi Oğuz Sarvan nezaretinde bir Adana maçı yönetti ki hazret, Emre üzerinden doğrulttu karizmayı dönüverdi devler sofrasına; ama orada bir “lokmalık” olmaya…

Üç büyük takımın maçına böyle pervasızca verilebiliyorsa F.A. art arda, demek ki nazarlarında o iyi bir hakemdir ve o vakit vay Türk hakemlerinin haline. En iyilerinden biri buysa ötekilerini görmek bile istemiyoruz.

Lakin her hafta ister istemez gördüklerimiz de bize ziyadesiyle yetiyor.

O, F.A. Manisa-Adana maçının 8. dakikasında bizim Emre’ye üst üste iki sarı kart gösterdi ya, sonra uzatmalar dâhil 98 dakikalık maçın 90 dakikasında bizi 10 kişi oynattı ya, siz şimdi şöyle düşüneceksiniz haklı olarak; “helal be, yürekli hakemmiş, maçın başında da gösteriyor kartları kimselerin gözünün yaşına bakmadan.”

* Hayır, kazın ayağı öyle değil.
* Cesaret dediğin, makul bir zamanda ve ortamda çıkar ortaya.
* Öyle her yerde cesur olamazsın (örneğin Arda mevzusu).
* Ona ayrı bir yürek gerekir ki “mangal gibi” benzetmesi bu esnada sigaranın közü gibi zavallı kalır.
* Gücü yettiğine cesurdur öyleleri.
* Ahlak, erdem, namus, mesleki haysiyet, otorite hep “yeri gelince”dir.

FİFA kokartlı hazretin son vakası bu hafta sonu oynanan Fenerbahçe maçında sahne aldı. Spor programlarının birinde izlemişsinizdir. Yine toparlayalım kendi lafımıza bağlanmak için;

*Fenerbahçeli Lugano, ama Fenerbahçeli bakın, ikili mücadelede yerde kalır.

*Pozisyon ona göre fauldür, üstelik bunun bir de cezası olmalıdır, “Fenerbahçeli” Lugano öyle düşünüyordur, kendince haklıdır da, bunu tartışmıyoruz, bu pozisyonun ve o düşüncesinin devamında FB’li Lugano ısrarla “kart işareti” yapar F.A.’ya.

*F.A. da ısrarla görmez bunu, “göremez”, görebilemez.

*FB’li Lugano işaretini ısrarla yaparken F.A. da ısrarla oradan kaçma hissiyatındadır, Lugano’nun haylaz çocuk bakışlarıyla muhatap olmamak ve durunu idare etmek için.

*Ve durumu idare eder F.A.

Oysa aynı F.A. bizim maçta Adanasporlu Emre’yi henüz 8. dakikada, sıradan bir itirazla ikinci sarıdan dışarı atmıştı.

Bu F.A.ların sorunu şu:

* Bunlar milleti belleksiz sanıyor.
* Onlarda hafıza mafıza ne gezer, diyorlardır bizler için.
* Nasılsa unutulur.

Haklılık payları yok değil, unuttuğumuz çok şey vardır aslında bir anlamda.

* Bu ülkeyi soyanı, milleti aldatanı, yalancıyı, sadakacıyı, üçkağıtçıyı, hortumcuyu, naylon faturacıyı, unuturuz.
* Yeter ki zarar direkt bize gelmesin.
* Cebimizden o anda bir şey çıkmasın.
* Yoksa devleti soyup soğana çevirmişler; aman canım, kim çalmıyor ki, der unuturuz.
* Ama bizim canımız böyle ciğerden yandı mı bakın bunu hatırlarız.
* Bir fil belleğiyle o acının peşinde oluruz. Yani unutmayız!

Bre F.A. yüzleş kendinle ve basiretsizliğinle, çık özür dile, belki bir affeden çıkar. Sadece bir hakem olarak kalma şu hayatta.

Zagor’un Sözü Bu!